Luca Canderello, Dialettica per una Rivoluzione Conservatrice (Muhafazakâr Bir Devrim İçin Diyalektik) adlı kitabında, ilk bakışta birbirine zıt görünen iki düşünce geleneğini bir araya getiriyor: Hegel’in tarihi ilerici bir süreç olarak gören diyalektik yöntemi ile Gelenekselciliğin döngüsel ve gerileyici tarih anlayışı. Canderello ile devlet, kapitalizm eleştirisi, para sistemi ve organik topluluk gibi temalar üzerinden yeniden okuyarak özgün bir Muhafazakâr Devrimci sentez arayışını konuştuk.
Kitabınızın çıkış tezi Hegel’in diyalektik yöntemidir, ama varılan nokta Evola ve Guénon’un döngüsel ve gerileyici tarih anlayışıdır. Hegel için tarih bir “ilerleme”dir, Gelenekçiler için ise bir “çöküş” tarihidir. Aynı diyalektik yöntem içinde tarihin bu iki karşıt anlayışını nasıl bir arada tutabiliyorsunuz?

Hegel’de tarih anlayışı, “Tin”in (Geist) giderek daha büyük bir özgürlüğe doğru ilerlemesidir. Gelenek düşüncesi ise, aşağı yukarı bildiğimiz dönemlerin tarihini, ruhsal ve güneşsel bir doluluk halinden, maddi alanın diğer alanlara üstün geldiği daha aşağı bir maddeci yönelime doğru sürekli bir düşüş, bir uzaklaşma olarak görür. İçinde bulunduğumuz kozmik-tarihsel evre, geçmişte -bilinmeyen ama kısmen tespit edilebilir- daha üstün bir duruma (bugün belki de zar zor gerçekleştirilebilecek bir hassasiyetle inşa edilmiş görkemli yapıların varlığı ve bu yapıları inşa edenlerden sonra gelen ama araçsal imkânlar bakımından onlara ait olmayan uygarlıklarda tespit edilen bilgi birikimi sayesinde) göre, insan bilincinin daha çok yukarıya yönelmiş olduğu bir geçmişe kıyasla değerlerin tersine dönmesiyle nitelenen “Kali-Yuga” olarak tanımlanır.
Bu arada, kitabımda ele aldığım bütünlükte (diyalektik, bir “bütün” ile onu oluşturan “parçalar” arasındaki ilişkiyi, aralarındaki dinamik karşılıklı bağımlılık ilişkisiyle inceler) yalnızca toplum, ekonomik-toplumsal koşullar değil, aynı zamanda uygarlık (ya da uygarlıksızlık) durumunu belirleyen iz, halklar ve kültürler arasındaki meşru farklılıkların ötesinde insanlığın ortalama yönelimi de yer alır; büyük Kali-Yuga’nın içinde, tam bir tekno-maddeciliğin, ilerlemeci-doğrusal bir bakış açısının ve dünyamızın içinde bulunduğu kaotik durumun egemen olduğu şu anki döneme dikkat çekiyorum; tüm bunlar, dünyanın hemen her yerinde insanı niteleyen bilinç durumuyla ilişkilendiriliyor. Eleştirel ve yapı-söküm evresinin yanı sıra, metinde kastettiğim “Muhafazakâr Bir Devrim İçin Diyalektik” anlamındaki diyalektik, “başka bir şey” inşa etme perspektifinde ne tek yönlü bir ilerleme yönünde -en azından bugünkü tüm temeller üzerinden değil- ne de geçmişin unsurlarını olduğu gibi yeniden ortaya koyma yönünde hareket eder. Julius Evola’nın ifadesiyle söylemek gerekirse, Gelenekçilikten, mevcut olandan daha üst bir düzeyde bir uygarlık düzenini biçimlendirmek ve şekillendirmek için gerekli bir güç olarak “Üstün Fikir”i en yüce ilke olarak görüyorum.
Hegel’e dönecek olursak, onun ilerlemeci tarih anlayışının yanı sıra, felsefesinin doğrusal bir ilerlemecilikle sınırlı olmadığını da söyleyebiliriz. “Tin”in daha tam bir özgürlüğe doğru ilerleyişi, felsefenin belirli bir geleceği önceden göremeyeceği ve/veya kesin olarak veremeyeceği sınırlamasıyla hesaplaşmak zorundadır; burada Alman düşünürün andığı ünlü “Minerva’nın Baykuşu” devreye girer: alacakaranlıkta uçuşa geçer ve yalnızca sona eren günü seyredebilir, bir sonrakini göremez; baykuşla birlikte anmak gerekirse, tarihin güçlerine bir benzetme olarak, toprağın altını durmadan kazan köstebek örneği de vardır.
Hegel bize “Mutlak Tin”den, kendinden başka bir şey haline gelen (bir kopuş anı) ve kendine geri dönen “par excellence” özne olarak söz eder. “Mutlak Tin”, doğa, Toplum/Devlet, sanat gibi varoluşun tüm alanlarında, tüm yaratım biçimlerinde kendini gerçekleştirir, tamamlanır. Bence tüm bunlar, bir çokluk içinde tezahür eden birlik olan Platon’un “İdea”sıyla ilişkilendirilebilir. Hegelci “kendinden ayrılıp kendine geri dönme”nin durmaksızın oluş anlamını geçerli tutarak (kayıt düşmek gerekirse, Platon’un “İdea”sının zaten kendinde mükemmel olarak anlaşılması ile Hegelci “Tin”in sürekli kendini mükemmelleştirme sürecinde anlaşılması arasındaki farkı belirtiyorum).
Hegel üzerine bu son değerlendirmeleri, düşüncesinin özünü Hindu maneviyatının vizyonlarıyla (“ikilik-olmayan” akımlar) ve Çin Taoizmi ile bağdaştırmak için yaptım. Bu şekilde, Stuttgartlı filozofun kavramlarını Ezeli Gelenek ile uzlaştırıyorum.
Siyasi olarak Hegel, ilerlemecilik ve muhafazakârlık gibi klasik iki kategoriden birine tam olarak yerleştirilemez; daha çok bu ikisinin bir sentezine oturur. Gerçekliğin ve dünyanın süreçsel vizyonu, Hegelci felsefeyi nitelendirir. Hegel, özgürlük ideallerinin peşinden giderek Fransız Devrimi’ni desteklemiştir (ardından “Terör” dönemini reddetmiştir); bu devrim, kuşkusuz gelenekçilik tarafından ve ondan önce de Donoso Cortés, Joseph de Maistre ve Louis de Bonald gibi “karşı-devrimciler” tarafından şiddetle eleştirilmiştir.
Kitabımda ortaya koyduğum tezlerde, Hegel ile birlikte Fransız Devrimi öncesi feodal tipteki ilişkilere dönüşü desteklemediğim gibi, aynı zamanda burjuva toplumunu da tam olarak desteklemiyorum. Hatırlayalım, Hegel, Marx öncesi kapitalist toplumdan kaynaklanan sorunları da ortaya koymuştur. Dönemler açısından, kutsal bir düzene dayalı bir uygarlığın geri dönüşünü -geçmişin bir kopyası olarak değil- mümkün, hatta gerekli görüyorum; ortalama olarak daha yüksek bir insani statü, kitlesel bir yükselişe inanmasam da, yeni bir aristokrasinin doğuşu -geçmişin çökmüş feodal soyluluğu değil, öncelikle ruhsal nitelikte, Ghibellin tarzı kutsal ve dünyevi bir otoriteye sahip bir aristokrasi. Tüm bunlar, katılım düzeyleri üzerine inşa edilmiş organik bir topluluk temelinde.
Uzlaşma, dolayısıyla, karşıtların diyalektik birliği olarak.
Kitabınızda Hegel’deki “Devlet” kavramı tarihsel-akılcı bir meşruiyete dayanırken, Evola’nın “Organik Gelenek Devleti” aşkın ve kutsal bir ilkeye dayanır. Metninizde bu iki Devlet anlayışını neredeyse eşdeğermiş gibi ele alıyorsunuz. Pratikte, meşruiyetin bu iki farklı kaynağını birlikte nasıl düşünmemizi önerirsiniz?

Hegel’in Devlet anlayışı ile Gelenek düşüncesi arasındaki ortak bir noktadan başlamak isterim: Devlet’in meşruiyetinin halktan doğmayan, demokratik bir düzenden türememiş bir organ olarak kabul edilmesi.
Hegel için Devlet, kökleri bir halkın tarihinde ve kültüründe bulunan, ancak kişiler arasındaki anlaşma ve sözleşmelerden türemeyen bir varlıktır. Devlet, “Mutlak Tin”in dünyadaki gerçekleşme biçimlerinden biri olarak görülür.
Aynı şekilde geleneksel anlayışta da Devlet’in tüm toplumsal düzen üzerindeki üstünlüğü öne sürülür. Geleneksel organik vizyonda, devlet aygıtı (özellikle monarkın ya da imparatorun en üst nokta olarak temsil ettiği figür), yörüngede dönen gezegenlere göre Güneş’e ya da diğer organlara göre beyne benzetilir.
Devlet, tekil parçalardan önce gelen bir bütünlük olarak, bir halkı ve onun oluşturduğu çeşitli ara kurumları bir arada tutan birleştirici bir güç olarak; bu nokta da Hegelci felsefeyi Gelenek’e yaklaştırır.
Buna, üretim/dağıtım düzeyinde mal ve hizmetler için gerekli işlevler (organizmacılığa özgü bir terim), siyasi işlev, hukuki düzlemdeki işlev vb. bakımından telafi edici bir düzenin ifadesi olarak organik-korporatif bir topluluk fikrini de ekleyebiliriz. Bu bağlamda Devlet, “işlevlerin işlevi” olarak tanımlanır. Burada hem Hegel’in hem de gelenekçiliğin, mekanik vizyonuna karşı tam da organik ilkeyi koyarak sözleşmeci-ticari toplumu reddettiğini söyleyebiliriz. Bu konuda, liberal-sözleşmeci kökenli toplum (gesellschaft) ile organik-dayanışmacı topluluk (gemeinschaft) arasındaki fark konusunda Ferdinand Tönnies’i anmak isterim.
Hegel’i geleneksel vizyondan kesinlikle ayıran şey, önceki feodal düzene kıyasla liberal eğilimidir; bu, “Tin”in tarihteki hareketlerinde aradığı özgürlük ilkesiyle bağlantılı olarak, tam da mülkiyet hakkıyla birleşmiş daha büyük bir sivil özgürlük sayesinde kendini böyle tanımlayabilen bir öznenin figürünü çizer; burada Hegelci felsefe, karşıt çıkarlardan (özgürlük, mülkiyet ve bunları onaylayan hak, tarihsel süreç içinde rekabetçi/çatışmacı ticaretçilikle birlikte gelişmiştir) doğan sivil toplum içi çatışmaların en yüce düzenleyicisi olarak “Etik Devlet” ilkesine ulaşır (bu da gelenek düşüncesinin karşı çıktığı bir başka liberal kavramdır).
Kişisel olarak, geleneksel perspektifi, hem Devlet hem de insan anlayışı için Kutsal olanın üstün ilkesini, Stuttgartlı düşünürle öznellik gelişimi konusunda uyuşarak Hegelci Devlet anlayışıyla birleştiriyorum (bireysellik ve toplumsal birlikte yaşamla ilgili yatay yönleri ve daha doğrudan ruhsal alana ilişkin dikey yönleri dikkate alarak).
Marksist kapitalizm eleştirisini büyük ölçüde kabul ediyorsunuz; buna rağmen, proletaryanın tarihsel devrimci misyonunu reddediyorsunuz. Bu durumda, toplumsal dönüşümün gerçek öznesi kim olacak?

Metnimde, Marx’ın kapitalizm üzerine geliştirdiği eleştirel analizleri, Lenin’in kapitalizmin emperyalist evresi ve dünya pazarına dahil olan çeşitli ülkeler arasındaki uluslararası ilişkiler üzerine yaptığı analizleri geçerli kabul ediyorum. Ayrıca hem Marx hem de Lenin diyalektik yöntemi kullanmışlardır.
Marx’ın kapitalizmin çelişkiler bütününü, onu aşarak çözme olasılığına ilişkin değerlendirmesini, hem bu tür bir ekonomiye özgü dengesizlik, kalıcı istikrarsızlık ve çatışma dinamiklerini çerçevelemek için (“süreç içindeki çelişki” derdi Marx) hem de bu karmaşık konuda siyasi olarak hareket edip etkide bulunmak için geniş bir perspektifle doğru konumda yer almak açısından temel görüyorum. Bu sermaye toplumunun tamamen aşılması değil, tarihsel gelişimden miras kalan kapitalist unsurların, güçlü bir düzenleme ön koşuluyla, hem bir ülke içinde hem de uluslararası ilişkiler bağlamında sermayenin hareketlerinin önüne konması gereken sosyalist unsurlarla bütünleştirilmesi perspektifinde, birçok çelişkisinin etkilerini aşmak ya da etkisizleştirmek için derin düzenlemelere tabi tutulmasını mümkün görüyorum.
Sermaye-emek çatışması kuşkusuz temel bir unsurdur, ancak kapitalizmin neden olduğu tek toplumsal yarılma türü değildir. Sosyo-ekonomik ilişkilerdeki konuma göre tanımlanan, kalabalık, son derece çeşitlenmiş bir sınıfı siyasi özne olarak görmeyi ise paylaşmıyorum. Evrenselci mantıksal-ontolojik bir ilke olarak, ihtiyaçların karşılanması ve gereken şeyin üretimine diğer yaşam alanlarıyla orantılı, dengeli bir katılım gerekliliğini ele alırsak, bunu “proletarya” gibi göreli ve doğası gereği değişken bir sosyolojik varsayım üzerine temellendirmekten daha nihilist hiçbir şey yoktur. Bu son tırnak işaretleri arasında, 2013’te aramızdan ayrılan filozof Costanzo Preve’nin “Marxismo, filosofia, verità” (Marksizm, felsefe, hakikat) adlı eserinden yaptığım alıntının bir kısmını aktardım; kendisi, günümüzün akıntıya karşı yüzen filozofu Diego Fusaro için de önemli bir referanstır.
Sonuç olarak, üretim ilişkileri tarafından belirlenen bir siyasi öznelliğe inanmıyorum; günümüzde görevler ve düzeyler arasındaki büyük farklılaşma, yalnızca müreffeh Batı’da değil daha geniş bir tüketim alanına dahil olma göz önüne alındığında bu daha da böyledir.
Ortaya çıkabileceğini düşündüğüm siyasi özne, temelde, eski tip soyluluk anlamında değil, her şeyden önce belirli bir ruhsal düzeye sahip, üyelerinin çoğunun gerekli gördüğüm muazzam ve köklü değişim için sosyo-ekonomik düzeyde de dahil olmak üzere her alanda hareket edebilecek bir aristokrasidir.
Kitabınızda parasal sistemi yalnızca ekonomik bir mesele olarak değil, meta-politik ve egemenlik meselesi olarak ele alıyorsunuz. Muhafazakâr devrim perspektifinden bakıldığında, parasal sistem neden kültürel ve siyasi düzenin merkezinde yer alıyor?

Parasal ve bankacılık sistemi (küreselci ve aşırı büyümüş finans, senyorajlarıyla merkez bankaları), meta-politik düzlemde, siyaset, kültür, hâlâ yerel olan ekonomi ve ülkelerin egemenliği karşısında yıkıcı bir güç olarak hareket eder ve önüne çıkan her engeli aşındıran bir eylem yürütür.
Finans ve para meselesi, içinde bulunduğumuz bu tarihsel evrede kapitalist hakimiyetin temelini oluşturur. Kitabımda bu konuda öne sürdüğüm perspektif, başlangıç noktası olarak, Devletler tarafından “borçsuz” para basımını, bankaların ve özel finansın eylemlerini otoriteyle sınırlandırıp yönlendirmeyi alır: bu noktayı vazgeçilmez görüyorum (Ezra Pound’un öğrettiği gibi). Tüm bunun, ülkeler ve bölgeler arasındaki değiş tokuşlar için karşılıklılık ilişkilerine ve sanal paraların kullanımına yönelik uluslararası anlaşmalarda güç bulması gerekir; paraların ulusları krize sokmak için silah olarak kullanılabilme imkânı artık var olmamalıdır.
Siyasetin ekonomi üzerinde üstün gelebilmesi için, bankacılık sisteminin derinlemesine reforme edilmesi, uluslararası düzeyde şu anda sahip olduğu özgürlüklerle hareket etme imkânının ortadan kaldırılması ve para basımı ile dolaşımının yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Bu nedenlerle, ultra-finansal bir kapitalist ekonomiyi mevcut duruma göre gerekli dengelerin mantığına boyun eğdirebilmek için parasal mesele temel önem taşımaktadır.
Muhafazakâr Devrim düşünürleri, liberal bireyi ve Marksist sınıf anlayışını aşan organik bir siyasi topluluk hayal etmişlerdir. Size göre, bu organik topluluğun günümüzdeki karşılığı nedir ve hangi ortak değerler etrafında şekillenebilir?
Bugün “organik topluluk” konusunda izleyebileceğimiz modeller yok. Bana göre, böyle bir toplulukta değerler, toplumsal alandan (sosyal sağ unsurlarla sosyalist reformizm arasında bir sentez) siyasi alana, kültür paylaşımına, aidiyet duygusuna kadar hayatın farklı alanlarını kapsamalı ve dikey olarak Tin’e ulaşmalıdır. Belirli bir düzeyde sivil hakları da diğer her şeyle birlikte önemli görüyorum.
