Marcello Veneziani: İtalyan muhafazakâr devrimci düşüncesini özgün kılan şey siyasal spiritüalizm, kahramanca voluntarizm ve köklü değişimlerin yaşandığı bir çağda yeniden inşa edilen tarihsel hafızadır

İtalya, muhafazakâr devrimcilik üzerine oldukça geniş bir literatüre ev sahipliği yapıyor. Bu alandaki referans kaynaklardan birine imza atan ünlü düşünür Marcello Veneziani ile İtalyan muhafazakâr devrimci hareketini, tarihsel köklerini ve günümüzdeki yansımalarını konuştuk.

Muhafazakar devrimcilik kavramını ele aldığımızda, bunu aslında otantik bir yol arayışı olarak görüyoruz. Sizce İtalya’nın otantik ve özgün yolu nedir? İtalyan ideolojisini veya İtalyan muhafazakar devrimciliğini nasıl tanımlarsınız? Orta Avrupa (Alman) muhafazakar devrimci hareketinden hangi noktalarda ayrılır?

Muhafazakar devrim; geleneğe olan bağlılık ile modernitenin yenilikçi ve titanik ruhu arasında bir sentez yapma girişimiydi. Modernitenin bir eleştirisinden doğmuştur ancak amacı, gerici düşüncede olduğu gibi geçmişe ağıt yakmak ya da muhafazakar düşüncede olduğu gibi bugünü kurtarmak değildir. Aksine, kimliksel ve geleneksel değer ile ilkeleri yeniden canlandırarak geleceğin, tekniğin ve kalkınmanın getirdiği meydan okumalarla yüzleşmeyi hedefler. İtalya’daki muhafazakar devrimi ayırt eden temel özellik; siyasi spiritualizm, kahramanca voluntarizm ve radikal değişimler çağında yeniden düşünülen tarihsel hafızaydı. Onu Orta Avrupa’daki Muhafazakar Devrim hareketine bağlayan ve aynı zamanda ondan ayıran nitelikler bunlardır. Aslında bu ruh, yeniyi ve moderni klasikler ile antik modellerle harmanlayan Rönesans’ın da ruhuydu; daha sonra, antik tarihi ve gelecekteki misyonu adına birleşik İtalya’nın doğuşunu sağlayan Risorgimento ruhu oldu. Nihayetinde ise İtalya’nın Birinci Dünya Savaşı’na girmesini besleyen kültürel milliyetçiliğe ve müdahaleciliğe, dolayısıyla faşizme, benim “İtalyan ideolojisi” olarak tanımladığım olgunun ve başka yerlerde “gerici modernizm” denilen bazı özelliklerin ortaya çıkışına kadar uzandı.

“Piyemonte İdeolojisi” ve “Akdeniz İdeolojisi” kavramlarını açıklayabilir misiniz? “İki İtalya” arasındaki bu tarihsel ve felsefi çatışma, faşizmin doğuşunu ve ülkenin kimlik arayışını nasıl etkiledi?

İtalya, birleşmesinden bu yana birbirine zıt iki eğilime sahip olmuştur: İlki, “Alpleri aşarak” Kuzey Avrupa’ya; yani Kalvinist, Protestan, ilerici, laik, radikal ve liberal kültüre daha fazla entegre olma eğilimidir. İkincisi ise köklerini Akdeniz’e, onun Latin, Grek og Katolik kökenlerine dayandırarak, dini bir geleneğin mirasçısı olan ulusal ve sosyal bir düşünce çizgisinde kendini ifade etme eğilimidir. Birinci eğilim ilerici ve endüstriyel karakterde bir kültürken, ikincisi muhafazakar-devrimci ya da Katolik-Roma tipi bir kültürdü. Giovanni Giolitti Piyemonte çizgisinin ilk uygulayıcısı olurken, Francesco Crispi Akdeniz çizgisinin ilk temsilcisiydi. Bu ikilik daha sonra faşizm ve antifaşizmle tekrarlandı. Savaştan sonra ise bir yanda ilerici, laik ve antifaşist tonlu Piyemonte ideolojisi, diğer yanda ise Hristiyan esintili geniş bir kitle tarafından benimsenen Akdeniz tercihi olarak yeniden belirdi. Bu Akdeniz çizgisi aynı zamanda Bettino Craxi’nin sosyalizminde, sosyal ve ulusal sağda ve belirli açılardan Berlusconi’de de karşılık buldu.

Muhafazakar devrimciliğe yöneltilen temel eleştiri, Alman faşizmine (Nazizm) zemin hazırlamış olmasıdır. İtalyan faşizmine yol açan süreci nasıl açıklıyorsunuz?

Gerçekten de hem geleneğe hem de modernleşmeye yapılan vurgu, siyasi spiritualizm, ulusal kimliğe ve İtalya’nın misyonuna yapılan atıflar, faşizmin doğması ve gelişmesi için uygun bir iklim yaratmıştır. Ancak, Alman muhafazakar-devrimcilerinin büyük bir kısmının kendisini Nazizmden ve özellikle de onun dehşetinden soyutlaması gibi, İtalya’daki muhafazakar devrim de faşizmin içinden geçmiş ve ondan etkilenmiş olsa da, onun tarihsel deneyimi ve trajik sonu içinde erimemiş, onunla sınırlı kalmamıştır. Faşist rejimi batmaya mahkum eden ve muhafazakar devrimle zorunlu bir bağı olmayan ölümcül bir özellik vardı: Güç istenci ve savaşı, egemenliği meşrulaştıran bir Tanrı buyruğu (ordali) olarak gören vizyon. Rejimi uçuruma sürükleyen belirleyici faktör tam olarak bu olmuştur.

İtalyan ideolojisi mitleri ve ritüelleri nasıl yeniden üretti? Siyaset, idari bir araç olmaktan çıkıp nasıl bir “mit yaratma sanatı”na dönüştü?

Muhafazakar Devrim’in en belirleyici özelliklerinden biri, Walter Benjamin’in de bahsettiği siyasetin estetizasyonudur; bu, siyasetin bir sanat olduğu ve yeni çağın gerçek peygamberlerinin silahlı estetikçiler, şair askerler ve edebiyatçılar olduğu inancından doğar. Yani D’Annunzio ve Marinetti gibi, tarihe ve hayata akan, siyasi bir ayine, ritüele ve sembole dönüşen “toplam şiire” ve dolayısıyla kesintisiz bir mit yaratımına inananların eylemidir. Marx adına hareket eden devrimciler ile muhafazakar devrimciler arasındaki gerçek fark, tam olarak bu mitin yeniden keşfinde ve kitlelerin duygusal olarak harekete geçirilmesinde yatar. Burada rahip veya ruhani lider rolü; ulusların derin tellerine dokunmayı bilen “Vate”ye (Kahhar Şair), Şair-Asker’e, bir Önder’e ya da Duçe’ye emanet edilmiştir.

Giuseppe Mazzini

“Kültürel müdahalecilik” (cultura interventista) kavramından bahsedebilir misiniz? Kültürel hegemonyayı zaman içinde değiştirmeyi amaçlayan “metapolitika” kavramından, eylem ve irade bağlamında felsefi olarak nasıl ayrılır?

Kültürel müdahaleciliğin romantik kökleri vardır, ancak Mazzini’nin “Düşünce ve Eylem” ilkesiyle ya da Marx’ın “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa sorun onu değiştirmektir” diyen Feuerbach Üzerine 11. Tezi ile de inkar edilemez bir akrabalık bağı taşır. Bu, eyleme ve dönüşüme dönüşen bir kültürdür; artık sadece bilgiyle ya da sanat eseriyle yetinmeyen, metapolitika ve voluntarizm aracılığıyla kendini siyasette gerçekleştirmek isteyen bir teoridir. Kültürel müdahalecilik, belki de kültürel hegemonyanın ilk modelidir. Nitekim Antonio Gramsci, bir Marksist olmanın yanı sıra, Mussolini gibi devrimci bir müdahaleciydi. Gramsci hapishanede kültürel hegemonya teorisini geliştirmeden önce, filozof Gentile (Eğitim Bakanı olarak) ve ardından Bakan Bottai, faşist rejim içinde bu kültürel rehberlik projesini hayata geçirmeye çalışmışlardı. Ancak bu işin orijinal modeli, 20. yüzyılın ilk yirmi yılındaki kültürel müdahalecilikti.

Evola, hem bir gelenekçi hem de bir muhafazakar devrimci figür olarak çok özel bir yere sahip. Onu İtalyan muhafazakar devrimci düşüncesi içinde nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evola ne devrimci ne de muhafazakar tanımını severdi; ancak muhafazakar devrimi, kendi dönemini etkileyen verimli bir düşünce akımı olarak görürdü ve kendisini saf bir Geleneğin vizyonunda tanımlasa da, nihayetinde bu akımın bir parçası oldu. Evola’nın tarihsel olaylar üzerinde büyük bir etkisi olmadı; büyük tarihsel ve siyasi süreçlerin aksine, her zaman dış kulvarlarda kalmış, son derece seçkinci ve azınlık çevrelerde derin ve sürekli bir etki bıraksa da, daha çok marjinal azınlıklar tarafından keşfedildi ve takip edildi. Evola, özünde siyaset-dışı bir düşünür olarak kalmıştır.

Bugün, İtalyan estetiğinin, mühendisliğinin ve hız mitinin dünyadaki en somut vücut bulmuş hali olan Ferrari, tamamen elektrikli ilk modeli “Luce”yi sunarak sarsıcı bir dönüm noktasına imza atıyor. Bunu, dijital rasyonalizasyonun geleneksel motor sesinin, zanaatkarlığın ve mekanik vahşetin yerini aldığı, “moderniteyi kendi silahlarıyla alt etmeye çalışan” muhafazakar devrimci mantığın bir zaferi olarak mı görmeliyiz; yoksa İtalyan estetik otantikliğinin küresel teknotronik çağa teslim oluşu olarak mı?

Ferrari Luce

Bu yeni otomobil hakkındaki en yaygın kanaat, kötü ve pahalı bir üretim olduğu ve Şahlanan At’ın geleneğine bir nevi ihanet teşkil ettiğidir. Bana göre bu hamle ne fütürizmin ne de diğer sanatsal ve estetik deneyimlerin izinden gitmektedir; hele makineler dünyasına uygulanmış bir Muhafazakar Devrim çizgisiyle hiç alakası yoktur. Bu durum bana göre, muazzam bir endüstriyel imparatorluk olan Fiat’ın çöküşünün, aralarında efsanevi Ferrari’nin de bulunduğu farklı alanlardaki birçok önemli markayı ve logoyu da kendi düşüşüne ortak etmesinin yeni bir göstergesi gibi görünmektedir.

Leave A Comment

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir